8 Mayıs 2013 Çarşamba

Duman Olan Adam



Maj Sjöwall ve Per Wahlöö, bu İsveçli yazar çift pek çok kitabı beraber yazmışlar.




Maj Sjöwall ve Per Wahlöö çocuklarıyla



İki kişinin birlikte kitap yazması bana büyüleyici gelmiştir hep. Onları şöyle hayal ederim; bir karakteri beraber yaratırken, olay örgüsünü kurarken, bir ayrıntı için birbirlerine seslenirken, bir bölümü bitirdiklerinde beraber kahve içerken... Beraber çalışmanın hazzı. Maj ve Per'de beraber sıkı çalışmışlar besbelli. Aslında kuzey polisiyesinin de öncülerindendir kendileri. Ah bu polisiyeler benim en sevdiğim kitap türü. Dinlendirir, kafanı boşaltır, hele bir de iyi polisiye ise seni uçurur. Sağ olsun Perihan Mağden'den Ruth Rendell nam-ı diğer Barbara Vıne referansı alıp kitaplarını hatmetmişliğim var. Sayesinde polisiye zevkime iyilerini katmış oldum. Onu da yazmayı düşünüyorum zamanı geldiğinde.


Duman Olan Adam'ı İngrid Bergman ayracıyla okudum, ikisi de  İsveçli ne de olsa




Ama itiraf ediyorum bu kitabı alırken kitabın sırtında ki Murathan Mungan referansına epey tav oldum, şöyle diyordu Mungan: "İsveç polisiyelerine bayılırım. Bu zevki bana Aydın Arıt'ın güzel Türkçesiyle çevrilen ve hiç ara vermeden altı cildini arka arkaya okuduğum Martin Beck dizisi kazandırmıştır. Maj ve Per birlikte yazdıkları bu dizinin Maj Sjöwal'ın ölümüyle yarım kaldığını öğrendiğimde hüzünlenmiştim. Taşınmalarımın birinde elden çıkarmışım o kitapları. Bazen özlüyorum." Murathan Mungan Milliyet Kültür & Sanat


(Burada kısa bir düzeltme yapmak gerekirse ölen Maj değil Per Wahlöö'dür.)

Mungan'ın polisiyelerini taşınma telaşında elden çıkarması içimi burktu biraz zira ben de polisiyeyi  bu denli sevmeme rağmen kitaplarıma biraz özensiz davrandığım, orada burada unuttuğum zamanlar oldu.

Galiba polisiyenin bizzat kendisi bize bu rahatlığı veriyor ve aslında bunun içi biz polisiyeyi bu denli seviyoruz.

Kitaba gelirsek eğer ben en çok dilini sevdim. Şahane nostaljik bir tercümesi var. Örnek vermezsem rahat etmeyeceğim hem böylelikle Kitabın Ortasından demiş sayılalım:

"Bir kaybolmadan söz ettindi." "Demir perde gerisi ülke" "Evet tastamam öyle" " Tatsız. Çok tatsız. Son derece tatsız. Olmayacak denli tatsız. Patlayası dek tatsız. "Umarsızlık ne acı."  "Bizim de tezi tezine bir işimiz yok zaten"

Söyleyin bana bu sözcükler, bu tanımlamalar size de çoktan geçmişte kalmış bir çağı, o çağın tanımlamalarını, betimlemelerini hatırlatmıyor mu?
Okumam boyunca kullanılan bu soy dil beni gülümsetti. (bu "soy" sözcüğünü Selim İleri'yi anmak için kullandım naçizane)

İsveç Polis Teşkilatından Martin Beck epey boğucu geçen sıcak bir Stockholm yazında feribota atlamış takım adalara, kiraladığı kulübeciğine doğru gitmektedir. Hayalinde zıpkınıyla avlayacağı turna balıkları, hanım hanımcık karısı, güneşleneceği bahçesi vardır. Tam adasına varmışken bir haber gelir, acilen merkeze geri dönmesi gerekmektedir. Beck kara talihine söylene söylene Stockholm'e geri döner. Döner dönmesine de durum çok tuhaftır. Doğu Avrupa Sorunları Uzmanı gazeteci Alf Matson Budapeşte'de kaybolmuştur. Durum 1945 yılında Budapeşte'de komünistlerce kaçırılmış olduğu varsayılan ve yine bir İsveçli olan bir "Wallenberg" olayını hatırlatmaktadır. Üstelik kayıp gazeteci bu kişi resmi bir şekilde soruşturulamayacak bir görevle karşı casusluk faaliyeti için gönderilmiştir ve olayın gizlice halledilmesi gerekmektedir. Böylece Martin Beck'in Budapeşte macerası başlar. Fonda doğu bloku ve soğuk savaş atmosferi, o dönem sporcuları, gizli takipler, pasaport damgaları, dönemin kendine özgü dili... Ben çok sevdim.


Ancak başka bir duyarlılık uyandı bende. Budapeşte'yi bu kitabın izinde gezmek istedim.
İyi bir gezgin bir fikir ekseninde gezer gittiği yeri demişti adını hatırlamadığım birisi. Martin Beck gibi, girişinde koca taş vazo ve tırabzanların olduğu taraçalı bir otelde kalmak isterim. Otelin gacır gucur işleyen daracık bir asansörü, maun eşyalarla kaplı yüksek tavanlı, eski moda muslukları olan odaları olmalı. Odanın penceresinden Tuna'nın akışı duyulmalı, restauranında bol paprikalı balık çorbası içerken orta avrupa kültürünü dibine kadar hissetmeli, kıyıya yanaşan çift bacalı beyaz yandan çarklı bir istimbotu ( artık var mı ki) seyrederken, Terv marka sigaramı tellendirmeliyim (ben sigara içiyor muydum yahu?) Komiser Beck olayı çözmek üzere Budapaşte'de dalgın dalgın gezerken  ben antika bir kaplıca da su altı mermer koltuklarda  kükürt banyosu yapmayı özlemekteyim.



Martin Beck'in esrarını çözmeye çalıştığı Budapeşte -Tuna Nehri


Maj Sjöwall ve Per Wahlöö ile ilgili biraz bilgi vermek isterim. İkisi de sıkı kominist olan çift 13 yıl birlikte yaşamış ve evlenmemiş. Solcu toplumsalcı kitapları ilgi çekmeyince , İsveç toplumunun kendi deyimleri ile "refah devleti görünümündeki soğuk kapitalist ve insanlık dışı yüzünü göstermek için " daha dikkat çekeceğini düşündükleri polisiye üzerine çalışmaya başladılar. Yollarını açtıkları Millenium  serisinin yazarı Stieg Larsson, Kurt Wallander'in yaratıcısı   Henning Mankell  ya da son zamanların star yazarı Jo Nesbo kadar zengin olmadılar ve her zaman mütevazi şartlarda yaşadılar. Yazar ve entelektüllerden oluşan arkadaş çevreleri, takıldıkları barlar, girdikleri ateşli düşünsel tartışmalar, ilk beraberliklerinden ve birbirlerinden olan çocukları ile bohem bir yaşantıları oldu. Aslına bakılacak olursa  kitaplarında alttan alta eleştirisini yaptıkları hayat tarzına da uzak kaldılar böylelikle.


Kim Oynasın?

"Duman Olan Adam" günün birinde film olursa yine bir İsveç polisiyesi olan  "Ejderha Dövmeli Kız" kitabının filminde oynayan Stellan Skarsgard dedektif  "Martin Beck' i oynasın diyorum.


İsveçli oyuncu Stellen Skasgard'dan  iyi bir Martin Beck çıkar



Maj ve Per pulları


Maj Sjöwall artık tek başına







14 yorum:

  1. heeey hoşgeldiniz bloguma.
    okudum evet ben de seviyorum onları.
    blogumda sesler ve hipnozcu adlı iki kuzey polisiyesi daha var. kitap başlığında. orda, okuduğum diğer kuzey polisiyesi yazarları da var. eckberg vb. kitaplar ve filmler. ne güzel aynı meraklardayız. bütün yeni filmleri kitapları yazıyorum ben de diğer yazılar yanında. görüşürüüz. yeni açmışsınız blog ne güzel keyifli blog günleri dileriim.
    :)

    YanıtlaSil
  2. Siz de benim bloğuma hoş geldiniz deeptone:) Bloğunuzu beğenerek takip ediyordum. http://sadevederin.blogspot.com/)

    Sesleri bilmiyorum da Hipnozcu'yu okumak isterim,bu sene festivale geldi ama izdihamdan bilet bulamadım. Ama No:21 i çok merak ettim asıl.

    YanıtlaSil
  3. kurt wallander.
    :)
    yazıcim sana.
    hipnozcunun filminin geldiğini bilmiyordum.
    hipnozcu, ejderha dövmeli tarzında.
    no 21 süper.
    sesler ise, klasik polisiye.
    üçü de aynı derecede iyi.
    ikisi de var blogumda.
    :)

    YanıtlaSil
  4. Wallenderrr demek aç susuz dedektif demek. İsmini yazdıklarının hepsini bi okumak istedim ki. Ama elimde bir Paul Auster var bitmesi gerek ama asıl ilginç olan Austerin polisiye hakkında ki fikirleri, neden sevdiğimi sayesinde anladım.
    :))

    YanıtlaSil
  5. polisiye sevmek üzerine evet çok şey sölenebilir ki.
    :)
    polisiyenin tarihi var okursun onu.
    burjuva merakı işte.
    :)
    para artınca, şehirleşme yalnızlık filan, suç başlıyo filan.
    :)
    tamam austerin düşüncelerini de yazrsın ki blogunda.
    :)

    YanıtlaSil
  6. zaten tarz, kozmetik, giyim kuşam unuttuk hep bi kitap tanıtımı yapmaya başladım, malum her şey aslına rücu edermiş:))

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. hımmm okumak sanat diğerlerine ağır basmış demek ki.
      :)
      herşey iyidir ya herşey güzel hayaaat güzel.
      :)
      bissürü kozmetik, moda yazıları, öyküleri yazıyorum ben de kii.

      Sil
  7. evt deeptone oyuncu seni:)) kozmetik, moda haa. Alla alla ben mi yanlış biliyorum biri şakacı mı?

    YanıtlaSil
  8. ama önce bak son dört yazımı oku istersen.
    sonra sağda arşiv var.
    yeni yazılarım var.
    onarıcı ruh bakımı.
    pratik bahar önerileri.
    viskoz ve jorjet ruh modası.
    bunlar kozmetik moda yazıları.
    mutfak yemek tariflerim de var.
    mutfak başlığında daha yeni yaptığım iki yemeği yazdım.
    moda ve kozmetik de en çok yazdığım konulardan ki.
    :)
    blogumda yenisiniz de ondan okumadınız belki.
    :)

    YanıtlaSil
  9. Viskoz ve jorjet:))
    okudum deep inan
    tmm o zman onarıcı ruh bakımını yapıcam ben de.
    özellikle moda yazıların tmmdır:))

    YanıtlaSil
  10. Polisiyeye çok bayıldığım söylenemez ama hamilelik dönemimde heyecanla Ejderha Dövmeli Kız serisini okumuştum, sonra Ahmet Ümit'in de birkaç kitabını okudum ama bayılmadım:/ Yalnız J.C. Grangé'nin kitaplarını seviyorum, tüm kitaplarını okudum ilk günden beri, çıktığı an alırım.. Olayların bir kısmı gerçek, Dan Brown kitapları gibi...sanırım bunu seviyorum.
    Budapeşte'ye gelince..güzel şehir ama komünizmin izleri hala silinmemiş, bana çok kasvetli geldi..Rehberimizin tavsiyesi ile Gerbaud diye bir kafeye gitmiştik, eşimle ikimiz büyülendik diyebilirim, Viyana'daki kafeler halt etmiş..beni Budapeşte'de en çok etkileyen o kafe ve Aslanlı Köprü olmuştu..ama bir daha bir daha gitmek isteyebileceğim bir şehir değil ne yazık ki..

    YanıtlaSil
  11. Slm Smyrne:)) Ejderha ... serisi kuzey'i popüler yaptı, soluksuz okunur.
    Ahmet Ümit hayal kırıklığı benim içinde.
    J.C. Grangé'ı okuruz, gideri var yani.
    Dan Brown son romanının 150 sayfasını İstanbul'da geçiriyormuş,simgebilim fln. İyidir.

    Budapeşte'ye gidince Gerbaud Cafe'de seni anacağım. Esas seni orada o denli büyüleyen neydi onu hatırla Smyrne?
    Sevgiler

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Havası..(onun anlatmam çok zor, oraya gidince ne demek istediğimi anlayacaksın)
      Bir de kesinlikle tarihi olması..öyle tarihi ki, tuvaletlere indiğim katta -bu arada birkaç katlı ama sadece ilk giriş katını kullanıyorlar- eski bir ceviz vitrin içinde çok eskiden kullandıkları pasta malzemelerini falan sergilemişler, nefisti.
      Evet içinde tarih barındıran herşeyi severim..benim üniversite yıllarında mitoloji dersi almış olmam ve hala ilgileniyor olmam, eşimin eski rehber olması, çevremdeki dostlarımın da mitolojiye, tarihe, sitlere meraklı olması da bonusu oldu:) ya da biz birbirimizi bulduk, bilmiyorum..:)

      Bu arada içeriye girdiğinde boylu boyunca bir tezgah+vitrin var, oradaki pastaları görünce de feleğim şaştı :)) 5 küçük pasta -eşimle hepsinden tatmak için çeşit çeşit söyledik- sipariş edince direkt turist olduğumuzu farkettiler:))))Türk olduğumuzu anlayınca da bir sempati..:)

      Sil
  12. O hava işte, kitapta da var olan Orta Avrupa kültürü. O eski ceviz vitrin ( ben zamanla o vitini zihnimde masa yaparım:), eski pasta malzemeleri.Bir fikir ekseninde gezmek derken bunu kastedmiştim.
    Mitolojiyi sevmen adından belli smyrne talya...
    İsminin anlamını açsana can:))
    sevgiler

    YanıtlaSil

Bunlar da ilginizi çekebilir:

Related Posts