Kitabın Ortasından etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitabın Ortasından etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Nisan 2014 Perşembe

Uğur Böceği/Ladybırd - Edebiyat Domestik Kadınlara Ne Der?

Böyle küçücük bir kitap daha ilk sayfadan insanı avucunun içine alır da, kendini böyle bir çırpıda okutur.
D.H. Lawrence'n "Ladybird / Uğurböceği"i ilk gençlikte okunup hatmedilmiş ve zihnin derinliklerinde unutulmuştu. Bir daha okunması gerekiyormuş. Öncelikle hacim ve içerik ters orantılı kitaplardan "Uğurböceği". Yükte hafif pahada ağır. D.H. Lawrence'n yaşadığı çağla, savaşla, doğayla hesaplaşması. Etkileyici metin, hemen yanı başınızda biten roman kahramanları, küçük Kont Dionys Psenak, Lady Daphne, Basil...



Ufak tefek, "smorto" "esmer" ve hayvansı bir enerjisi olan Kont Dionys, Orta Avrupa'nın eski tuhaf aristokratlarındandır. Savaş bitmiş ve Kont Psanek  yaralı bir tutsak olarak İngiltere'de bulunmaktadır. Eski moda, yoksul, yıpranmış,  İngiltere'nin ta kendisi sayılan ve halen saygı duyulan aristokrat Beveridge'lerin kızı Lady Daphne  eski dostluklarına binaen onunla ilgilenir, sık sık ziyaretine gider.
Egzotik bir çiçek kadar güzel Daphne konttan nefret eder ama uzak duramaz. Bu dar alınlı, tarih öncesi kölelerin ırkından gelen karanlık tabiatlı, soylu adam yani Kont Psenak bir kuzey rüzgarı altında gibi  üşütmektedir onu.


Savaş sonrası yaralı bedenler kadar yaralı ruhlarında sağaltılmaya çalışıldığı ümitsiz, acı dolu zamanlardır. Ve küçük kont uğursuzca, nesli tükenen yaralı bir hayvan gibi gizli bir öfke ile dolu olan Daphne'yi kendi karanlığına çekecektir. Daphne'yi gündüz hiçbir gücü olmadığından sadece gece karanlığında sahip olabileceği yeraltı dünyasının kraliçesi yapmaya gelmiş bir Mısırlı tanrı/ kraldır Kont Psenak.



Metni üstten okursanız gayet rahat ilerler, zevkli bir okuma yaparsınız, yok ben daha derin bir okuma istiyorum derseniz zengin çağrışımlar sizi bekliyor (kontun esmer, ufak tefek yakışıklılığı ile Lady Daphne'nin uzun endamlı, yeşil mücevher göz, beyaz zambak endamı arasındaki tezat, kontun karanlıkla ilişkisi düşünüldüğünde uğurböceğinin öyle göründüğü gibi  çicek böcek çağrıştıran sevimli bir imge olmaktan çıkması, bataklıkta bir avcıya aşık olan bir kuğunun şarkısı ve daha ne çift anlam yüklü imgeler.)


              Hemen film kastını yapıverdim zihnimde.
Lady Daphne'yi Joely Richardson  oynasın dedim bir de ne göreyim D.H. Lawrence'ın aynı isimli kitabından uyarlama "Lady Chattarley" için onu uygun görüp oynatmışlar.


Joely Richardson Vanessa Redgrave'in kızı aynı zamanda





Gördüğünüz gibi Vanessa Redgrave kızlarıyla 





Karanlık Kont Psenak'ı oynamak tabi ki Johny Deep'in hakkı



Johny Deep tıpkı karanlık bakışlı kont gibi "soyuyla soylu değil doğasıyla soylu" .



Kont Psanek aile arması "uğurböceği" olan bir aristokrat. Uğurböceğinin soyu ise Psanek'lerden daha eski, ataları Mısır'daki Firavunlara kadar gizemli bok böceğinden geliyor. Aslında bu böcek yuvarladığı gübre ile dünyanın döndüğünü Mısırlıların aklına ilk düşüren yaratıklar.
Kitaptan bir alıntı:
"Bir uğurböceğinin pençeleri arasında yuvarlanan dünya. Çok cazip bir fikir değil mi?"




Çocukken bir uğurböceği gördüğünüzde nasıl sevindiğinizi hatırlayın.



Dibinde altın bir  yılan ve üstünde iğneyi itmek için yeşil taştan bir uğurböceği olan bir dikiş yüzüğü hayal edin. Kontun  hediyesi olan bu aile armalı dikiş yüzüğüyle Daphne ona bir iç gömlek diker. 




Kitaptaki uğurböcekli yüzük değilsede...



Şüphesiz Lady Daphne domestik bir ev kadını değildi,
ama yinede uğurböceği armasını kontun

gömleğine işledi



Kontun ailesinde gömleklerini sadece kendi kadınları diker ve üzerine uğurböceği armasını ve adının baş harflerini işlermiş.



Ladybird/Uğurböceği


Yazarı unutacak değiliz.

D.H. Lawrence




Sıra geldi edebiyatın güzel sanatlar, moda ve tasarım dünyasına yansımasına.

Sanatın yada yaratıcılık gerektiren tüm disiplinlerin edebiyattan beslenmesi gerekir diye düşünenlerdenim. Yoksa olmaz, olmuyor.

İşte D.H. Lawrence'ın "Uğurböceği" nden modaya, tasarıma ne hediyeler gidebilirdi. Hayal edelim.

Bir çift minik Ladybird/Uğurböceği küpe



Ladybird/Uğurböceği
kadar sıradışı potinler


Diyelim ki "Ladybird/Uğurböceği"ni
okumuş olsun









Bu tabaktan yiyen çocuğa büyükkannesi"Ladybird/Uğurböceği" ni okumuş olsun



















21 Eylül 2013 Cumartesi

Görgü Tanığı İncir / Bir İncir Muhayyilesi

Olan oldu, hafızada yerini aldı, kaçış yok; artık kocaman yaprakları, balından patlamış meyveleri ve ayrıksı kokusu ile nerede bir incir ağacı karşıma çıksa bu kitap hatırlanacak.


Çünkü zavallı Dora'nın ölümü ile ilgili yegane ipucu en son yediği yiyecek olan incir. Dolayısı ile incir  en önemli görgü tanığımız. Kitapta incir tarihi, çeşitleri, göndermeli anlamları olmak üzere çok ayrıntılı anlatılmış.




Sakin bir anlatım, ona eşlik eden iyi edebiyat. Yıl 1910, tıp, kriminoloji, endokrinoloji, psikoloji gibi bilim dallarında yenilikçi yaklaşımların denendiği, fotoğrafçılık, haberleşme gibi alanlarda çığır açan buluşların yapıldığı Viyana'yı seyrediyoruz. Özellikle seyrediyoruz diyorum çünkü kitap kesinlikle görsel algımızı kışkırtıyor.



 Henüz on sekiz yaşında bir genç kız olan Dora'yı kimin öldürdüğünü bulmaya çalışan kriminoloji meraklısı polis müfettişi ve onun eski inançlara, büyülere inanan karısı Erszébet. Aslında karı koca birbirlerine paralel bir soruşturma yürütüyorlar. Ülkesi Macaristan'da tüm kocakarı hikayelerini, korkunç büyüleri, söylenceleri, halk doğa bilimini öğrenerek yetişen çetin ceviz Erszébet'in gelişmiş içgüdüleri ve çeşitli sanatsal yetenekleri var. Söz gelimi ne zaman kar yağacağını anlamak için bir kaz kesip göğsünün rengine bakıyor, tarotu konuşturuyor. Ona yardım eden meraklı İngiliz mürebbiye Wally ile birlikte kocasının hep bir adım önünde.




Diyelim ki "Dora"


Bu iki meraklı ve  kafadar kadın Dora'nın ölümünü araştırmak üzere bazen bisikletle, bazen tramvayla, kah "Fiaker" denen atlı Avusturya arabalarıyla bize Viyana'larını gezdiriyorlar, Doğa Tarihi veya Endüstri Müzesi'nde kocaman siyah tilki kürklerinin içinde buluşarak araştırmalar yapıyor,  şık bir cafede "Kapunizer ve erik reçeli ile sunulan Böhmische Dalken veya sütlü çörek" eşliğinde ipuçlarını değerlendiriyorlar.

Aslında kitapta sık sık Avusturya mutfak tarihinden tatlılar, turtalar, çörekler boy gösteriyor. 


Bohemya mutfağından erik ezmeli "Buchteln"


Kaynak için:



Dönemin kadınlar hakkında ki Freudyen söylemi olan "histerik" sözcüğünü sık sık duyuyoruz. Aslında kitabın üzerinde Freud'un ruhu geziniyor zira meşhur "Dora vakası"  Freud'un histeri, ruhçözümü, düşler ve ruhsal tedavi, öedipal çözümleme gibi yaklaşımlarını test ettiği çok meşhur bir vaka.  Freud'un takma adla " Dora " ismini verdiği kızla ilgili "Olgu Öyküleri 1 "Dora ve Küçük Hans" isimli bir kitabı var.


Sigmund Freud



"Görgü Tanığı İncir"in bir başka özelliği kitabın yazarının uzman olduğu konular olan sanat, güzellik ve giyim kuşam üzerine hissettirmeden yaptığı göndermelerin bu kitapta müfettişin karısı "Erszébet" ile simgeleşmiş olması.




Kitabın sakin bir dili var ancak kesinlikle rutin değil. Olayın aydınlatılması için müfettiş ve karısı arasında ki hem fiziksel hem de psikolojik rekabet gerilimi had  safhaya çıkarıyor. İyi polisiye, iyi edebiyat.


Kitabın yazarı Jody Shıelds ilginç bir yazar, sanat dalında  üst lisans yapmış, gravürleri MOMA'da yer almış. New York Tımes Magazine gibi dergilerde editörlüğün yanı sıra "Parıldayanlar: Kostümlere işlenen Mücevherlerin Işıltısı" ve "Şapkalar: Bir Moda Tarihi ve Koleksiyoncusu Rehberi" gibi kitapları var.

Jody Shıelds

2000 yılında yayınladığı ilk romanı "Görgü Tanığı İncir" ile büyük sükse yapan yazarın 2006 yılında yayınlanan "The Crimson Portrait" (Kızıl Portre) isminde bir başka kitabı daha var ki okumak isterim.


Kİtabın Ortası'ndan dersek eğer:




Kim Oynasın?

Karlı ve tarihsel profili ile Viyana, sis, mutfak kareleri, sanatsal göndermeleri ile "Görgü Tanığı İncir" görsel hale getirmek için çok uygun. Eğer gerçekleşirse müfettişi bilmem ama o gizemli "Erszébet" i Helena Bonham Carter oynasın derim. 

Sıradışı, tekinsiz ve gizemli.


Helena Bonham Carter - "Erszébet"

24 Mayıs 2013 Cuma

İklimler - Andre Maurois




Bu aralar hep kitap, hep kitap. Okusam da okumalara doymasam durumları.
Geçen instagramda muhabbeti olunca merak ettim, neymiş bakalım, ne menem bir şeymiş şu "İklimler" dedim. Ben "İklimler" deyince sadece Nuri Bilge Ceylan'ın bir filmini bilirdim, kitaptan habersizdim tümden.
 İyi ki de demişim, yoksa okunası bir kitabı kaçırmış, son derece karmaşık aşk meşk mevzularını kolaylıkla deşifre eden bir yazarı atlamış olacaktım. 
Tavsiye edenden allah razı olsun.

"İklimler" iki ana bölümden oluşuyor.
Önce Phılıppe'in ağzından Odile ve Phılıppe.
Sonra İsabelle'in ağzından Phılıppe ve İsabelle.

İlk bölümde  Phılıppe'in ailesi Mercenat'ları tanıyoruz; son dereci erdemli, kuralcı, ciddi ve saygı duyulan burjuva bir aile. Birbirleri ile dolaylı olarak konuşur, duygularını açıkça ifade etmez, laubalilikten nefret ederler. 

  Phılıppe ile Odile'in bir gezi de tanışması ile artık Odile Phılıppe'nin hayatının aşkı, bitmez tutku ve takıntısı haline gelir.






Odile böyle yarım akıllı diyeceğim dilim varmıyor, son derece saf bir güzelliğe sahip, tamamen içgüdüleriyle yaşayan, uçucu ve havai bir kız (şahsen iki tokat ekleştiresim geldi bu kıza!). Bembeyaz giysisi içinde, sezgisel olarak anlayabildiği alageyik derisi ile kaplı bir Shakespeare kitabıyla, sade kanepesine uzanmış, başucunda tek bir gül bulunan ince 
zevkli vazosuyla bir Odile.



Kitabın kırmızı sayfa kenarları Philippe'in kırmızı defterine bir gönderme gibi



Odile'in yetiştiği aile  biraz serbest ve epey kayıtsız bir ailedir. Annesinin hala genç sevgilileri, babasının bir türlü hayata geçiremediği mimarlık tasarıları, masa da yüksek sekle konuşan kardeşleri vardır.

Phılıppe ise katı bir burjuva eğitiminden geçmiş, geleneksel yargılara son derece bağlı, düz bir mantık anlayışına sahip, tutarlılık abidesi  ancak aynı zamanında budalalık derecesinde duygusal  genç bir adamdır. 
Aşıklarımız her türlü uyumsuzluğu büyük aşklarının gücüyle yeneceğine inanarak evlenir zaten pek farkında değillerdir benzemezliklerinin.

Tutarsızlık ve belirsizlikten nefret eden Phılıppe.
Günü bir rüya gibi yaşayan, belirsizliklere  sığınan bir Odile.

Phılıppe Odile'e bugün neler yaptın diye sorar, Odile tam hatırlamaz (ya da hatırlamak işine gelmez) "işte bir şeyler yaptım, ama tam hatırlamıyorum" der, sonra yeni diktirdiği elbisesinden  "bugün terzi de" diye söz açınca  Phılıppe çıldırır, aklı almaz bir türlü "terziye gittin mi gitmedin mi nasıl bilmezsin?". "Gittim herhalde ama bunun ne önemi var sevgilim?" der Odile. Phılıppe Odile'in  haklı olduğunu düşünür, evet ne önemi var ama yine de muğlaklığa tahammülü yoktur. Odile bugün terziye gitti mi, gitmedi mi?




Yazarın eşi Simone Andre de Caillevet Maurois





İki kere ikinin dört ettiğine dair Phılıppe'nin ölmez bir inancı vardır, Odile ise tam bir izafiyet kanunu insanıdır, "olabilir de olmayabilir de" der. Aşkları, karakterleri ve yetiştiriliş tarzlarına yenilir. 
Aslında "iklimleri" uymamıştır işte.

İkinci bölümde Odile gider ve İsabelle ve Phılıppe'in hikayesi başlar. Artık roller değişmiştir bu kez uçarılık yapan, hoş hanımlarla flört eden  İsabelle'i fazla ciddi bulan  Phılıppe olacaktır zira o artık Odile'den izler  taşımaktadır. Aşkı ve kadını tanıdığı ilk gönül macerasını Odile ile yaşamış olması onun aşkı sadece bu şekilde yaşanabilir sanmasına neden olmuştur. Phılıppe artık "bağlılık ve sevgi" ile "yosmalık ve kaygı" yı birlikte istemektedir.
Şimdi  kıskançlıktan deli divane olan, sevdiğini sürekli izleyen ve kontrol eden Phılıppe değil Isabelle'dir.

Zavallı Isabelle, ailesi çocuğa verilmesi gereken terbiyenin "sert" olmasına inanarak yetiştirmiştir onu.
Bir çocuk en iyiye alıştırılmamalı, her türlü zorluğa göğüs gerecek şekilde hayata hazırlanmalı, affedilmez bir  davranış şekli olan şımarıklıktan uzak tutulmalıdır.
Annesi "tüm insan yaşamını çilesine önceden alışılması gereken çetin bir savaş" saymaktadır.

Böylece sert, güzelliğini ancak "çok güzelsin" dendiğinde zorla algılayabilen ağır, ve sert mizaçlı bir kız  "İsabelle" yetişir.
Her şeye rağmen İsabelle kendi ayakları üzerinde durmayı başaran genç ve güzel bir kadın olarak tanışır Phılıppe ile.
Ama işte Phılıppe artık epey Odile'dir ve İsabelle aşkta kötü yetişmiş bir Phılıppe ile mücadele edecektir.

Ancak uzlaşma ve huzur yaşlılıkla gelecektir.

Kadın erkek ilişkilerine, kadın ve erkeğin birbirlerinin teslimiyetine göre tavır alışlarına,
mizaçlarının karşısındakinin tutumuna göre değişiklik göstermesine dair eşsiz bir anlatı bu kitap.

Madem yaşamın özü kadın ve erkeğin hikayesidir, öyleyse "İklimler" bu hikayenin  yenilgilerini, fetihlerini, kayıtsızlıklarını velhasıl tüm o zorlu iniş çıkışlarını, her iki tarafın gözünden kuyumcu inceliği ile işleyerek anlatıyor.

İnanın uzun uzun alıntılar yapabilir, aşk ve buna bağlı bir çok konuda çeşitli çıkarsamalara girişebilirim. Ama komik olur bu. Son derece mütevazi cüssesi ile kendi derdini o denli iyi anlatıyor ki "iklimler".

Gençken bir kez okunmalı, sonra tekrar.
Ama bir kez mutlaka okunmalı.

İklimler - Andre Maurois

Kitap Helikopter Yayınlarından Tahsil Yücel çevirisi ile çıkmış 206 sayfa.


                                                                 Kim Oynasın?

"İklimler" sinemaya uyarlanmış mı diye baktım ama bir şey bulamadım. Filmi Ang Lee çekerse tadından yenmez diye düşünüyorum.
Odile'in o saf, masum güzelliğini, değişken ruh hallerini Jennifer Lawrence çok yakıştırdım ben.
Kitapta son derece sinematografik karakterler var; François ve Solange. Kimler oynayabilir düşünmek gerek.


Odile gibi ak bir giysi içinde Jennifer Lawrence




Kitabın Ortasından

Bir aşığın "Sizde sevdiğim" "Sizde sevmediğim" listesi




15 Mayıs 2013 Çarşamba

New York Üçlemesi - Cam Kent




Paul Auster vazgeçilmez bir yazar değil benim için ama okurum da severim de aynı zamanda.


Paul Auster


Yeni veya okumadığım bir kitabını gördüğümde meraklanırım, alıp okumak isteği uyanır içimde. Tuhaf, öngörülemez karakterleri heyecanlı kurgusu vardır. Sonra bütün o tuhaf New York saplantılı tiplemeleri, yaşantıları bana Woody Allen'i hatırlatır. Şimdi hadi anlat dersen bir kitabını baştan aşağıya özetleyemem ama aklımda kalanlar da hiç fena değildir; yıllarca görüşememiş bir dayı ile yeğenin çıktığı uzun bir yolculuk, yol boyunca kalınan tuhaf moteller, antika kitaplar satan o kitapçı, ormanda kaybolan ve çok utanan insanlar vs vs. (Ay Sarayı mıydı emin değilim şimdi). Zihnimde bütün bu ayrıntılar tüm canlılığı ile uçuşur ama aynı zamanda sanki çok eskiden görduğum unutulmaz rüyalar gibi ayrıntıları hatırlar olay akışını unutmuş olurum.




Cam Kent, New York üçlemesinin ilki

Cam Kent'i okuyalı da epey olmuştu ama canım tekrar okumak istedi. Hem bloğum için sevdiğim bir yazarı paylaşmış olurum dedim ve hoop Paul Auster o bildik büyüsünü başlattı. Yine New York ve yine çevresinden yalıtılmış bir karakter. Kendini polisiye kitaplar yazmaya adamış ve hayattan başka bir beklentisi kalmamış olan bir yazarın kendini bir dedektif olarak bulmasının öyküsü. New York'ta küçük dairesinde oturup polisiye kitaplar yazan Quinn'in her gece aynı saatte telefonu çalmaktadır. Üstelik arayan kişi ısrarla Paul Auster isimli bir dedektifi aramakta, karmaşık sorunlarını ancak onun çözebileceğini iddia etmektedir. Bir iki derken Quinn bu oyuna katılmaya karar verir ve böylece değme dedektiflere taş çıkartan Mayk Hammer'vari bıçkın bir dedektif çıkar ortaya.


Bıçkın dedektif Mayk Hammer


Kitapta yıllarca bazı evlerin gizli bölümlerinde dünyadan kopuk, bir hayvan gibi yetiştirilen çocuklardan konu açılıyor. Bu çocuklar kah ebeveynlerinin sebepsiz nefretleri, kah çocuklar üzerinde çeşitli deneyler yapmak istemeleri üzerine (kitapta dil meselesi yüzünden ) izole edilmişlerdir. Bu imge bana François Truffaut'nun "Vahşi Çocuk" filmini hatırlattı. Hani Aveyron'lu Victor diye anılan vahşi çocuğun insanileştirilmeye çalışıldığı film (yahu ne güzel filmdi o da).




François Truffaut Vahşi Çocuk (l'enfant Sauvage)


Derken mesele dil konusuna geliyor ki zaten çocuğun üzerinde dil konusunda deney yapılmıştı. Dil konusu ise şöyle; cennette mükemmel olan dilimiz ademin kovulmasıyla bozulmuştur, güya aslında dünya da yanlış giden bütün şeylerin nedeni isimlerin nesnelerin gerçek anlamlarından kopmasıymış. Artık adlar eski saf hallerini yitirmişler yanlış manalar içermeye başlamışlar. Mesela ''yumurta" sözcüğü "yumurta kafa" çeşitlemesinin ardından anlamını yitirmişmiş. . Dedektif Quinn meselesi dil olan ve Babil Kulesi ile ilgili bir kitap yazan yarı kaçık bir adamı (profesör Stillmann) takip etmeye başlıyor, adam bin türlü ıvır zıvır toplamakta ve bunlara yeni isimler koymaktadır ki insanlık yeni ve saf bir medeniyete kavuşsun. İşte böyle akıp giden, oradan oraya savrulan bir öykü. Kitabın Ortasından dersek eğer; dedektifimiz peşine düştüğü Stillman'ın New York'u Babil Kulesi'nin baş harflerine uydurarak dolaştığını, yürüyüşünün şablonunu çıkartdığında ise her güne bir harf düştüğünü ve bu harflerin The Tower Of Babel'in baş harfleri olduğunu görür.


The Tower Of Babel -Babil Kulesi


Ey okuyucu, soracaksan eğer "Cam Kent" benim en sevdiğim Paul Auster kitabı değil. Okunur ayrı! 


Cam Kent, Paul Auster Metis Edebiyat 143 S. Yusuf Eradam'ın Çevirisi 
Kim Oynasın?



Quinn'i Tim Roth oynasın


Tekinsiz, perişan, hayattan bezmiş dedektifimiz Quinn için Tim Roth'u seçtim. Kendisini Haneke'nin o korkunç Funny Games' ten (Ölümcül Oyunlar) hatırlarım ki çaresiz koca rolünde gayet iyiydi.

 Paul Auster'ın eşi yazar Siri Hustvedt.



Siri Hustvedt.



 Zerafetiyle dikkat çeken Siri Hustvedt aslen Norveçli. Türkçeye çevrilmiş "Sevdiklerim" ve The Blindfold (Göz Bağının Ardında) isminde beğeni toplayan romanları var. Eşi ile yazım tarzlarının benzediği eleştirisine hoş bir cevap vermiş: “Eğer çağdaş roman bir şehir ise, Paul ve ben aynı mahallede oturuyor olabiliriz, ama aynı evde değil." Bize ilgi çekici bir hayatı olduğunu duyumsatan bu karizmatik kadının kitaplarını okumak, dünyasını tanımak istedim. Kitaplarından birine rastlarsam alacağım.




26 Nisan 2013 Cuma

Çatıdaki Pencere


Ah Saramago, seni bu denli geç keşfettiğim için utanıyorum!

Gerçi yazarlık becerileri konusunda  öz güveni tam oturmamış genç bir insanı cevap vermeye bile tenezzül etmeden tam kırk yedi yıl bekleten o sorumsuz yayıncıların yanında benim gecikmem nedir ki? Karısı Pilar'ın söylediğine göre kitabın bulunduğu haberi geldiğinde Saramago traş olmaktaymış, "öyle mi?" demiş ve "siz rahatsız olmayın, ben almaya gelirim" yayın evinin ısrarlı basım tekliflerini ise reddetmiş Saramago.
Bana kalsa bu şekilde davranarak ızdırap, güvensizlik, kuşku ile geçirdiği o belirsiz yılların acısını kendince çıkarıyordu. Kitabın evde ki ismi "zaman içinde kaybolan ve bulunan kitap"mış. Herhalde Saramago çevresinin onca ısrarına karşı kendi kitabına karşı mesafeli davranıyordu ki kitabın çağırdığı anılar onu
daha fazla acıtmasın.

Jose Saramago - Çatıdaki Pencere



Kitabı yazdığında henüz yirmili yaşlarında olan Jose Saramago, 1940'ları anlattığı Portekiz'in Lizbon'un da henüz kabul edilmiş bir seçkin, ya da gelecek vaat eden parıltılı bir edebiyatçı değildi. Üniversite eğitimi almamıştı, soylu ve zengin olmadığı gibi, ailesi Portekiz'de tanınan insanlar değildi ve kekeliyordu! O hem bu çıkmazları bir şekilde çıkar hale getirmeye hem de sular seller gibi yazmaya yazgılı bir adamdı.
Bütün bu hikayeyi benden önce ayrıntısı ile bilenler çoktur kuşkusuz. Ancak meşhur mesel de ki adam gibi "ben yeni duydum" bir kör dolabın dibinde, unutulmaya mahkum ettikleri değerli hikayelerin üzerinde oturan insanları. Bir "evet" ya da "hayır" a bakar bu iş yahu. Ama o "hayır" kitaptan bir iş çıkacağı tahmini ile söylenmedi, o "evet" ise kitabı yayımlamaya cesaret edemedikleri için. Arada kaldılar, kendilerini sağlama aldılar. Biraz bizim Oğuz Atay'ı görmezden gelenler, suskunlukla cezalandıranlar gibi.

Bu konuyu geçerek kitaba geliyorum, "Çatıdaki Pencere" kendini okutan, okuyucuyu yanına çağıran bir kitap. Kitap ile okuyucu arasında ki bağ nasıl kurulur. Bazen ilk sayfa da, bazen epey ileri de. Kitapta ki karakterleri tanırsınız, hikayelerini öğrenmeye başlarsınız ve yavaş yavaş merak duygusu içinizi kaplar. Eğer bu bağ iyi kurulduysa her mola da aklınız kitabınızda kalır, tekrar elinize almak istersiniz, bir aşinalık duygusu oluşur, yakınsınızdır. Beraber nefes almaya başlarsınız, aynı tempoda.
Çatıdaki Pencere'de bana böyle oldu, kitapla beraber yürümeye başladım ve nefes almaya, daha başka birçok iyi kitapta olduğu gibi. Diğer yandan hem her satırını, sayfasını özümsemek hem de sevilen bir yiyeceği tadını çıkarır gibi kitabı ağırdan alarak okudum.

Çatıdaki Pencere'ye başlar başlamaz bir film geldi aklıma "Piano Piano Bacaksız". Kemal Demirel'in "Evimizin İnsanları" kitabından uyarlanmış, Tunç Başaran yönetmenliğini yaptığı; eski bir konak, her odasında başka bir aile ve onların hikayesini anlatan. 
Çatıdaki Pencere'nin de mekanı  Lizbon'da bir apartman ve her dairede yaşayan insanların farklı yaşam savaşları, farklı ilişkileri, farklı sevme biçimleri var.


Jose Saramago


Kitaptaki bir günlükten tarihi anlıyoruz: 19/3/52

Kitapta neler var? Saten kadınlar var, metreslik kurumunu devam ettiren ve gündüzleri tayyör giyen,  sonra birden yaşlandığını hissediveren ve yüzüne ciddi bir ifade vermek için yıllarca çalışan erkekler var, huysuz ve sabah saçını toplamaya bile üşenen tembel kadınlar var ve niye kavga ettiğini bilmeyen, kaçırdığı kısmetleri tek tek hatırlayıp sayan kadınlar var bir de sürekli futbolcu resimleri toplayan, ulusal takım seçen, futbol istatistikleri toplayan adamlar var.


Kitapta anlatılan bir aile var kadınlardan oluşan, aile içinde ki bir fikir ayrılığı bana ülkemizde yaşanan bir tartışmayı hatırlattı; Fazıl Say'ın klasik müzik dışında ki bazı müzik türleri için sarf ettiği olumsuz sözleri. Nereden nereye! Anlatacağım.

Kitapta dört kişilik klasik müzik tutkunu bir aile var biri hiç evlenmemiş teyze, kız kardeşi ve onun iki kızı. Şimdi parasız da olsalar eğitim seviyeleri yüksek, görmüş geçirmiş, kültürlü insanlar. Her bir notayı, tizleri, pesleri en derinden bilip tutkuyla kavrıyorlar. Ve bu müzik tutkularını öyle ifa ediyorlar ki  insan saygı duyuyor. İşte bu kadın familyası bir akşam masanın çevresinde oturmuş klasik müzik dinlerken yan daireden o yeni nesil Amerikan yaşam tarzı hayranı genç kız caz müziği dinlemeye başlar. Kadın familyasının adeta kanı donar "bu da nedir böyle"?  Sinirlenir, müziğin sesini yükseltirler, sonunda cazcı kız yenilir. Bu vesileyle kadın familyasında bir tartışma başlar, bu ne kötü bir müziktir böyle, bunu kim, nasıl dinleyebilir? Biraz da abla istibdadından bıkmış olan kız kardeş sorar "bana neyin iyi neyin kötü olduğunu bildiğini söyleyebilir misin? Biri nerede bitiyor ve öteki nerede başlıyor?"

Bizde ki tartışmaya ne kadar benziyor değil mi? Üstelik bir vakitler batıda küçümsenenin de caz müziği olduğunu (günümüzde caz müziğini halen tamama tutmayan kaldı mı bilmiyorum ) dikkate aldığımızda bizim de bir nevi cazcımız olan  Müslüm Baba'yı neden başka yere koyduğumu anlamış olursunuz. Ama konuyu dağıtmadan Fazıl Say gibi bizim müzik seçkinlerimiz ile Saramago'nun kitabında ki kadın familyasının düpedüz aynı lisanla, aynı argümanlarla kendi beğendikleri müzik ( ya da aslında yaşam tarzını ) dışında kalanları küçümsemeleri dikkat çekici.

Ah, aslında Fazıl Say'ın yüreğinin bir tarafıyla da Müslüm Gürses'i anladığını tahmin ediyorum. Ancak Türkiye'de yıllarca öyle bir faşizan eğitim tarzı uygulandı ki Fazıl Say ve takipçilerine laf anlatmak deveye hendek atlatmaktan zor.

 Kitapta daha neler var dersek, aile denen "cennet" ve "cehennem", deneyimler, çatışmalar, yakan kavuran tutkular, anlaşmazlıklar, derin sevgi var sonra insanın insana duyduğu ve derin nefret!
Saramago ölesiye "anlıyor" ve anladığını o denli rahat "anlatıyor" ki okuyucu açısından kitap bütün derinliğine rağmen su gibi okunuyor.

Kitaba doğru uzanmak var, kitaba "arkadaş anladım galiba seni" der gibi  gülümsemek var. Yazar böyle yaşar gibi, su içer gibi, sohbet eder gibi yazdığı için  öyle de okumak var. Onu yıllarca sessiz bir unutuşa mahkum edenlere inat Jose Saramago var, dünya var oldukça konuşacak olan.


Kitapta umarsız, aslında kendi öyle istediği için çaresizce çirkin bir Justina var. Ben onu Anjelica Huston oynasın isterim. Jack Nicholsan ile beraber oynadığı "Prizzi'leri Onuru" filminde ki  simsiyah göz altlarıyla ile nasıl da yakışır.

Anjelica Huston





Kitapta sık sık adı geçen "napperon" denen "tabak altlığı" ya da "kapak" olarak çevirebileceğimiz bir el işi türüne göz atalım.



vintage napperon




Kitabın Ortasından diyeceksek eğer, kocasından ölümüne şikayetçi Carmen'in bölümünü seçtim ben.







Okumam boyunca fon da hep fadolar çaldı, malum fado Portekiz halk müziği. Sizler için iki kadın fado şarkıcısı seçtim.

Eskilerden Amália Rodrigues Fado Português diğeri yeni nesil Mariza.



Amália Rodrigues Fado Português





Aslen Mozambikli Lizbon doğumlu ünlü Fado şarkıcısı Mariza



Bunlar da ilginizi çekebilir:

Related Posts